Press ESC to close

İLK BAHARIN KOKUSUNU ALIYORUM

Bazen doğaya çıkmak bir plan değildir.
Bir çağrıdır.

Toprağın kokusu, kuşların sesi ve içimizde büyüyen o yürüyüş isteği… İnsan bazen nedenini tam olarak bilmeden yola çıkmak ister.

14 Mart Cumartesi günü de tam olarak böyle bir gündü. Bir akşam önce,  küçük bir mesajlaşmayla başlayan plan; ertesi gün doğanın içinde unutulmayacak bir keşfe dönüşecekti.

Ama bu yürüyüş yalnızca bir doğa yürüyüşü değildi. Aynı zamanda 4 Nisan 2026 Cumartesi günü gerçekleştireceğimiz Zinde Trekking etkinliği için yaptığımız bir keşif yürüyüşüydü.

Yani bir anlamda yürüyüşün provası.

Çünkü doğada bir gruba liderlik ediyorsanız yürüdüğünüz patikayı önceden tanımanız gerekir. Her dönüşü, her mola yerini, her su kaynağını bilmek gerekir. Doğada sorumluluk biraz da budur.

“Doğada yürümek kolaydır; ama başkalarını doğada güvenle yürütmek sorumluluk ister.”

SABAHIN İLK MESAJI

Keşif sabahı uyandığımda telefona baktım.
Sinan’dan ya da Bekir’den henüz bir mesaj yoktu.

İnsan ister istemez düşünüyor;

Acaba vaz mı geçtiler?
Bugünü evde mi geçirsem?

Açık konuşmak gerekirse yatak o an bana oldukça tatlı gelmişti. Başımı yastıktan kaldırmak pek de kolay değildi. Yorganı iyice üzerime çekmiş, haftanın iş yorgunluğunun bedenimde bıraktığı ağırlığı hissediyordum. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan biraz daha uyumak ister ya… işte o sabah tam da öyle bir andı.

Tam bu düşünceler aklımdan geçerken telefon ekranı bir anda aydınlandı.

Bekir’den kısa ama net bir mesaj geldi;

“Birazdan geliyorum.”

Bekir’le zaten Gebze’de yaşıyoruz. Onunla tanışıklığımız yıllar öncesine dayanıyor. Benim Albatros Doğa Sporları ve Dağcılık Kulübü’nü yönettiğim dönemlerde etkinliklerime katılan ve o günlerde tanıştığım bir arkadaşım.

Sinan ise daha farklı bir hikâyeye sahip. Yaklaşık 6–7 ay önce Zinde Trekking etkinliklerinden birine katılmış, orada tanışmıştık. Zamanla yürüyüşler, sohbetler ve paylaşılan yollar dostlukları da beraberinde getirdi.

Bugün de Zinde Trekking ekibinden bir arkadaşım olarak bu keşifte bizimleydi.

Sinan kısa süre sonra mesaj attı;

“Kadıköy’deyim. Bir saate Gebze’deyim.”

Benim hazırlık sürem her zaman kısa olur. Çünkü sırt çantam çoğu zaman hazırdır. Tek yapmam gereken onu sırtıma almaktır.

KAHVALTI MOLASI

Bekir geldi, beni evden aldı.
Sonra Marmaray’a indik ve Sinan’ı aldık.

Böylece üç kişilik keşif ekibimiz tamamlanmış oldu.

Rotamız Kocaeli üzerinden Gölcük tarafına doğruydu. İlk durağımız ise İhsaniye Köyü’nün merkezi oldu.

Köyde küçük ama samimi bir pastanede sabah kahvaltımızı yaptık. Doğaya çıkmadan önce yapılan o sade köy kahvaltılarının ayrı bir tadı vardır.

Tabii yürüyüşün olmazsa olmazlarından biri de hazırlandı;

Sucuk – Ekmek

Çünkü doğada ateş yakılacaksa, bir yerde sucuk ekmek yapılır. Bu neredeyse yürüyüşlerin küçük bir geleneği gibidir.

KIRINTI KÖYÜNDEN İLK ADIMLAR

Aracımızı İznik’e bağlı Kırıntı Köyü’nün merkezine park ettik.
Telefonlarımızdaki rota uygulamalarını açtık ve yürüyüş başladı.

Aslında Menekşe Yaylası parkurunu daha önce birçok kez yürümüştüm. Ama bu kez küçük bir fark vardı.

Kırıntı Köyü’nden ilk kez yürüyordum.

Doğada bir gruba liderlik ediyorsanız yeni bir başlangıç noktası demek yeni sürprizler demektir. Bu yüzden ben her zaman keşfimi yapar, dersime iyi çalışırım.

Çünkü grubu götürdüğünüzde her noktaya hâkim olmanız gerekir.

“Keşif yapılmadan yürütülen parkur, doğaya değil şansa bırakılmıştır.”

İLK KİLOMETRE; Yokuşla Tanışma

Yürüyüşün ilk kilometresi biraz kendini hissettirdi.

Yaklaşık 700–800 metrelik bölüm sürekli yükselişti.
Adımlar biraz yavaşladı, molalar biraz arttı.

Ama doğanın küçük bir kuralı vardır:

“Yokuşlar insanı yorar, ama manzaralar hep yukarıdadır.”

İlk bölümden sonra yol güzelleşti. Patika daha keyifli bir hale geldi. Ormanın içinde yürürken ilkbaharın kokusu artık iyice hissediliyordu.

Kuş sesleri…
Rüzgarın yapraklara dokunuşu…
Ve uyanan toprak.

GÜNEŞLE BULUŞTUĞUMUZ DÜZLÜK

Yaklaşık 6. kilometrede güneş alan güzel bir düzlükle karşılaştık.

Burası tam bir mola yeriydi.

Sırt çantaları yere indi, biz de kendimizi çimenlere bıraktık. Biraz uzandık, biraz gökyüzüne baktık.

O anlardan biri…

Hiçbir şey yapmadan mutlu olunan anlardan.

“Bazen en güzel manzara, durup nefes aldığın yerdir.”

MENEKŞE YAYLASI VE RÜZGAR

Kısa bir moladan sonra 1,5 kilometre daha yürüdük ve Menekşe Yaylası’na ulaştık.

Yayla yüksek olduğu için rüzgar kendini hissettiriyordu. Aslında yemeğimizi burada yapmayı düşünmüştük ama rüzgar planımızı değiştirdi.

Yaklaşık 400–500 metre aşağıda bulunan Papazın Çayırı’na inmeye karar verdik.

PAPAZIN ÇAYIRINDA DOĞANIN SOFRASI

Papazın Çayırı’nda taşlarla çevrili güzel bir ateş yaktık.

Önce biraz ısındık. Çünkü yürürken fark edilmese de durduğunda vücut ısısı hızla düşüyor.

Sonra doğanın en güzel ritüellerinden biri başladı.

Sabah aldığımız sucukları dilimledik ve küçük ağaç dallarına geçirerek ateşin üzerinde tuttuk. Tam anlamıyla eski usul, tam anlamıyla doğaya yakışan bir yöntem.

Biberler ateşte közlendi.

Çay ise ateşte demlenmedi. Çünkü termoslarımızdaydı. Termostan bardaklara dökülen sıcak çay, ateşin başında yudumlandı.

Duman, köz kokusu, çay ve doğa…

“Doğada kurulan sofralar, insanın ruhunu da doyurur.”

Yaklaşık bir saatten biraz fazla burada vakit geçirdik.

HEİDİ’NİN KÖYÜNÜ ANDIRAN BİR VADİ

Dönüş yolumuz farklı bir rotaydı çünkü parkur bir döngü parkurdu.

Papazın Çayırı’ndan sonra patika bizi geniş ve açık bir alana çıkardı. Burası yürüyüşün en etkileyici bölümlerinden biriydi.

Yaklaşık bir buçuk kilometre boyunca uzanan, etrafı ağaçlarla çevrili geniş bir çimenlik alanın içinden yürüdük. Ortada yemyeşil çimenler, etrafında yükselen ağaçlar… İnsan kendini sanki eski çizgi filmlerde gördüğümüz o doğa köylerinden birinde hissediyordu.

Hani çocukluğumuzdaki Heidi’nin köyü vardır ya…
İşte tam da öyle bir manzara.

Sağımızda ve solumuzda uzanan dere yataklarından, eriyen karların oluşturduğu suyun sesi geliyordu. Rüzgar ağaçların arasından geçerken ince bir ıslık gibi duyuluyor, kuşlar ise adeta bu doğa sahnesinin müziğini yapıyordu.

Bin bir çeşit kuş sesi, akan su, rüzgarın fısıltısı…

Sanki doğa kendi orkestrasını kurmuştu.

Biz de o orkestranın içinde yürüyen üç yolcu gibiydik.

“Doğa konuşmaz… ama dinleyen herkese bir şey anlatır.”

Bir süre sonra patika yeniden köy yollarına bağlandı.

Böylece yürüyüşümüz başladığı noktaya, Kırıntı Köyü’ne doğru son adımlarını atıyordu.

Toplamda yaklaşık 14 kilometrelik parkuru keyifle tamamladık.

Bu yürüyüş benim için ayrıca küçük bir anlam daha taşıyordu. Sinan ile ikinci, Bekir ile ise ilk keşif yürüyüşümüzdü. Doğada birlikte atılan adımların dostlukları nasıl büyüttüğünü bir kez daha görmek güzeldi.

Ama en önemlisi, 4 Nisan’da gerçekleştireceğimiz Zinde Trekking etkinliği için parkurun tüm detaylarını görmüş, molalarını belirlemiş ve hazırlığımızı tamamlamıştık.

Yani bu yürüyüş yalnızca bir keşif değil, aynı zamanda yaklaşan yürüyüşün sessiz bir provasıydı.

Doğa bize yine bildiğimiz şeyi hatırlattı;

Bazen bir yürüyüş sadece yürüyüş değildir.
Yeni yolların, yeni dostlukların ve yeni hikâyelerin başlangıcıdır.

Comments (1)

  • Hilal Dikenlersays:

    Nisan 4, 2026 at 5:50 am

    Cok etkileyici bir anlatım
    Şuan oraya doğru ulaşmak için servisteyim
    Iyiki öncesinde bu güzel yazıyı okumuşum
    Birazdan gerçeğini yaşamak için orada olacağız
    Kalemine sağlık Ali Kemal 🙏

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir