Press ESC to close

Hortokop’tan Hastikoz’a; Köklerime Doğru Bir Yolculuk

Şehir hayatının temposu bazen insanı öyle yoruyor ki, dinlenmek için uzaklara gitmeye gerek kalmıyor. Bazen ihtiyaç duyduğunuz tek şey, yavaşlayabileceğiniz, derin bir nefes alabileceğiniz ve kendinizi yeniden duyabileceğiniz bir yer oluyor.

Ben de geçtiğimiz günlerde tam olarak bunu yapmak istedim.

Rotamı, ailemin köklerinin bulunduğu Trabzon’un iki eski köyüne çevirdim. Babamın çocukluğunun geçtiği Maçka’nın Yukarıköy‘üne, eski adıyla Hortokop‘a gittim. Beş gece boyunca burada kaldım. Bu yolculuğun merkezi burasıydı.

“Geçmiş, geride bıraktığımız bir yer değil; zaman zaman dönüp kendimizi bulduğumuz bir yerdir.”

Bu birkaç günü bir tatil olarak görmedim. Daha çok bedenimi dinlendirmek, zihnimi şehir hayatının yorucu temposundan uzaklaştırmak ve biraz da kendimle baş başa kalabilmek için çıktığım bir yolculuktu.

Köyde geçen günler bana uzun zamandır unuttuğum birçok duyguyu yeniden hatırlattı.

Sabahları kuş sesleriyle uyanıyor, günün ilk saatlerinde köyün dar yollarında yürüyüşe çıkıyordum. Akşamüstleri ise güneş yavaş yavaş dağların arkasına çekilirken aynı yolları bir kez daha adımlıyordum.

Bu yürüyüşlerin en güzel molası, köyün eski taş çeşmeleriydi.

Her seferinde eğilip avuçlarımla içtiğim buz gibi suyun tadını tarif etmek gerçekten zor. Belki aynı suyu başka bir yerde içsem bu kadar etkilenmezdim. Ama doğanın içinde, yürüyüşün ardından taş bir çeşmeden su içmenin verdiği his bambaşkaydı. Bazı tatlar yalnızca damakta değil, yaşanılan anın içinde saklı oluyor.

Köyde bana en iyi gelen şeylerden biri de odun ateşi oldu.

Yemeklerimi odun ateşinde pişirdim. Ateşin çıkardığı çıtırtılar, yükselen duman ve yanan odunun kokusu, çocukluğumdan kalan güzel anıları yeniden canlandırdı. Hazır bir ocağın düğmesini çevirmekle aynı şey değildi bu. Ateşi yakıyor, odunları besliyor ve yemeğin ağır ağır pişmesini bekliyordum.

Kapının önünde odun kırmak ise uzun zamandır yapmadığım ama özlediğimi fark ettiğim bir uğraştı. Her balta darbesinde yalnızca odun hazırlamıyor, şehirde üzerime çöken yorgunluğu da geride bırakıyordum.

Bu beş gün bana, dinlenmenin bazen hiçbir şey yapmamak değil; hayatın en sade hâline yeniden dokunabilmek olduğunu gösterdi.


Köyde kaldığım süre içinde, annemin doğup büyüdüğü toprakları yeniden görmek için bir günümü Yukarıkışlacık‘a, eski adıyla Hastikoz‘a ayırdım.

Bu ziyaret benim için sıradan bir köy gezisi değildi.

Çocukluğumdan beri annemden dinlediğim hikâyelerin geçtiği sokakları görmek, onun büyüdüğü topraklarda yürümek ve anılarının izini sürmek istiyordum.

Köye vardığımda önce annemin doğduğu eski eve gittim.

Yılların yükünü omuzlarında taşıyan ev, zamana direnmeye devam ediyordu. Ahşap bölümleri yıpranmış olsa da taş temelleri hâlâ dimdik ayaktaydı.

Evin önünde uzun süre sessizce durdum.

Bir zamanlar dedemin bu avluda dolaştığını, anneannemin bu evde günlük telaşını yaşadığını, annemin ise hayata ilk kez burada gözlerini açtığını düşündüm.

Ben o günleri yaşamadım.

Ama insan bazen ailesinden dinlediği hatıralar sayesinde hiç yaşamadığı bir yere bile kendini ait hissedebiliyor.

Sonrasında annemin akrabalarıyla bir araya geldim.

Uzun uzun sohbet ettik, eski günlerden konuştuk. Çay bahçelerinin arasında oturup birlikte çay içtik. O an fark ettim ki bazen bir fincan çayın tadını güzelleştiren şey, çayın kendisi değil; içildiği yer ve paylaşılan sohbet oluyor.

Hastikoz’da geçirdiğim o gün, yalnızca annemin köyünü görmekten ibaret değildi. Ailemin geçmişine biraz daha yaklaşmak, çocukluğum boyunca dinlediğim hikâyelerin geçtiği yerleri kendi gözlerimle görmekti.


Daha sonra yeniden Hortokop’a döndüm.

Babamın yıllardır anlattığı yolları yürümek, çocukluğunun geçtiği çevreyi görmek ve anlattığı yerleri kendi gözlerimle keşfetmek benim için bu yolculuğun en anlamlı yanlarından biriydi.

İnsan bazen anne ve babasının anlattığı hikâyeleri yıllarca dinliyor.

Ama o hikâyelerin geçtiği sokaklarda yürümek, o evlere dokunmak ve o havayı solumak bambaşka bir his.

Beş günün sonunda şehirden dönerken yanıma herhangi bir eşya almadım.

Ama uzun zamandır hissetmediğim bir huzuru, odun ateşinin kokusunu, köy çeşmelerinin serinliğini, çay bahçelerindeki sohbetleri ve ailemin izlerini taşıyan iki güzel köyün hatırasını beraberimde getirdim.

Bu yolculuk bana bir kez daha şunu hatırlattı:

İnsan bazen yeni yerler keşfetmek için değil, kendini yeniden keşfetmek için yola çıkıyor. Ve bazen bunun için ihtiyacı olan tek şey, köklerine doğru atılmış birkaç adımdan ibaret oluyor.


Not Defterimden

“Bu yolculukta en çok şunu öğrendim: İnsan bazen gittiği yerlerde yeni anılar biriktirmez; yıllardır içinde taşıdığı hikâyelerin eksik kalan parçalarını tamamlar. Beş gün boyunca toprağın kokusunu, odun ateşinin sıcaklığını, köy çeşmelerinin serinliğini ve ailemin izlerini yeniden hissettim. Dönerken valizim eskisiyle aynıydı ama içim çok daha doluydu.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir