Press ESC to close

Şehrin Gürültüsünden Doğanın Sessizliğine

İnsan bazen durup kendi hayatına dışarıdan bakıyor. Sabah alarmıyla başlayan, yetişilmesi gereken saatler, trafik, toplantılar, telefonlar, borçlar, faturalar, kalabalıklar arasında sıkışıp kalan bir düzenin içinde buluyor kendini. Gün bitiyor ama insan bitkinliğinin nedenini tam olarak anlatamıyor. Çünkü artık sadece bedenlerimiz yorulmuyor; zihnimiz, ruhumuz, hatta sessizliğimiz bile yoruluyor.

Şehir hayatı insana sürekli bir yere yetişmesi gerektiğini fısıldıyor. Hep bir telaş, hep bir hız. Toplu taşıma araçlarında birbirine değmeden yaşamaya çalışan insanlar… Kırmızı ışıkta bile sabırsızlanan kalabalıklar… Sabah başka bir telaş, akşam başka bir yorgunluk. Bir yerlere gidiyoruz ama çoğu zaman neden gittiğimizi bile bilmiyoruz. Günler haftalara, haftalar yıllara dönüşüyor. Sonra dönüp bakıyoruz ve “Zaman ne ara geçti?” diye soruyoruz kendimize.

Oysa insanın özü böyle bir hayat için yaratılmadı.

Binlerce yıllık geçmişimize baktığımızda, insanın doğanın içinde büyüdüğünü görüyoruz. Rüzgârın sesini dinleyerek, toprağa basarak, yağmurun altında yürüyerek, ateş başında oturarak yaşamış bir türüz biz. Şimdi ise beton duvarların arasına sıkışmış durumdayız. Doğadan uzaklaştıkça kendimizden de uzaklaşıyoruz. Belki de bu yüzden modern dünyanın içinde bu kadar yalnız, bu kadar huzursuz hissediyoruz.

Ama doğa bunu unutmuyor.

İnsan unutsa bile doğa hâlâ aynı sakinlikle bizi bekliyor. Bir orman yolunda yürürken, bir dağın yamacında otururken ya da sadece rüzgârın ağaçlara değdiği sesi dinlerken insan içten içe bir şeyi hatırlıyor; Aslında ait olduğu yeri.

Ben de bu sistemin içindeyim elbette. Çalışıyorum, yoruluyorum, şehir hayatının kaosuna karışıyorum. Benim de yetişmem gereken işlerim, ödemem gereken faturalarım, omuzlarımda taşıdığım sorumluluklarım var. Ama tüm bunların arasında kendime açtığım küçük bir kapı var; doğa.

Haftanın beş günü ne kadar yorulursam yorulayım, geriye kalan zamanımda kendimi doğaya atmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki beni yeniden toparlayan yer orası. Şehrin gürültüsünde yorulan zihnimi susturabildiğim tek yer belki de bir orman patikası, bir kamp ateşi ya da yıldızların altında geçen sessiz bir gece.

Doğada zaman farklı akıyor.

Şehirde sürekli hızlanırken, doğada yavaşlamayı öğreniyorsun. Orada acele etmiyorsun. Adımların bile değişiyor. Daha sakin yürüyorsun. Daha çok dinliyorsun. Daha çok hissediyorsun. Bir ağacın gölgesini fark ediyorsun mesela. Ya da rüzgârın tenine değmesini… Şehirde yanından geçip gittiğin hayat, doğada yeniden görünür hâle geliyor.

Belki de insanın en çok ihtiyacı olan şey tam olarak bu; yavaşlamak.

Çünkü doğa sana sadece manzara sunmuyor; sana kendini gösteriyor.

Doğada geçirdiğim her an bana başka bir şey öğretiyor. Sabretmeyi mesela… Şehir hayatında her şeyin hemen olmasını istiyoruz. Hızlı internet, hızlı ulaşım, hızlı başarı, hızlı mutluluk… Ama doğada hiçbir şey aceleye gelmiyor. Bir ateş yakacaksan emek vermen gerekiyor. Bir yere ulaşacaksan yürümek gerekiyor. Hava değişecekse beklemek gerekiyor. Ve insan zamanla şunu fark ediyor:;Sabır aslında insanın kendine verdiği en büyük sakinlik.

Doğada eksiklerle yaşamayı da öğreniyorsun.

Evde unuttuğun bir çatalın eksikliği seni rahatsız etmiyor mesela. Bir ağaç dalından kendine bir kaşık yapabiliyorsun. Bazen bir bardak yerine ellerini kullanıyorsun. Çünkü doğa sana sürekli şunu anlatıyor; İnsan aslında sandığından çok daha az şeye ihtiyaç duyar.

Şehirde sahip olduklarımız arttıkça huzurlu olacağımızı düşünüyoruz. Daha büyük evler, daha pahalı kıyafetler, daha yeni eşyalar… Ama doğada günlerce sadece birkaç parça kıyafetle yaşayabiliyorsun. Ve işin ilginç tarafı, orada kendini daha eksik değil, daha tamamlanmış hissediyorsun.

Çünkü doğa gösteriş istemiyor.

Orada kim olduğunun, hangi marka kıyafet giydiğinin, hangi arabaya bindiğinin hiçbir önemi yok. Ateşin başında herkes aynı sıcaklığa oturuyor. Yağmur yağdığında herkes aynı gökyüzünün altında ıslanıyor. Belki de doğanın en güzel tarafı bu: insanı olduğu hâliyle kabul etmesi.

Yaklaşık yirmi yılı aşkın süredir kendimi doğanın içinde buluyorum. Dağ yollarında, kamp alanlarında, sessiz patikalarda geçen onca zamanın sonunda şunu çok net söyleyebilirim; Kendimi en iyi hissettiğim yer doğa.

Orası benim için sadece bir kaçış noktası değil. Aynı zamanda kendimi toparladığım, düşüncelerimi sadeleştirdiğim, ruhumu dinlendirdiğim bir yer. Şehir hayatı insanın zihnini dolduruyor ama doğa insanın içini boşaltıyor. Gereksiz yükleri alıp götürüyor sanki.

Ve insan bazen sadece buna ihtiyaç duyuyor.

Biraz sessizlik.
Biraz gökyüzü.
Biraz toprak kokusu.
Biraz yavaşlık.

Belki de modern dünyanın unuttuğu en önemli şey şu; İnsan doğadan uzaklaştıkça kendinden uzaklaşıyor.

Bu yüzden her fırsatta kendimi yeniden doğaya bırakıyorum. Çünkü orada hayat daha gerçek geliyor. Daha sade, daha dürüst, daha insanca…

Ve her dönüşümde şunu hissediyorum;

İnsan bazen en çok, şehirden uzaklaştığında kendine yaklaşır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir