Press ESC to close

Yeşiller İçinde Bir Menekşe Yaylası

Daha çok kültürel geziler ve iş seyahatlerimden derleyip topladığım yazılarımla karşınızda olacak olsam da, ilk yazımda sizlerle doğa yürüyüşünde buluşmak istedim. Benim de yeni yeni başladığım bu yolculukta, sizlerle ilk deneyimlerimi paylaşacak olmanın heyecanı içerisindeyim.

Çalıştığım şirkette doğa yürüyüşü yapmaya karar verilmiş, planlar ve programlar ona göre yapılmıştı. Şirket bünyesinde gerçekleşecek olan ilk doğa yürüyüşü etkinliği olacağı için çok zor ve engelleri fazla olan bir parkur seçilmemesi gerektiği kanaatindeydik. Doğa yürüyüşü rehberi olarak kesifdefteri.com editörümüz ve aynı zamanda yakın arkadaşımız Ali Kemal Kol ile iletişime geçerek Menekşe Yaylası parkuru seçiminde ortak karar aldık.

İstanbul’dan başlayan yolculuğumuzla birlikte sabah kahvaltısını yanımızda getirdiğimiz kumanyalarla Başiskele’de bulunan bir çay bahçesinde yaptık. Güzel bir Haziran sabahını kucaklayan gün, doğa yürüyüşü yapmak için oldukça elverişli bir havayı bize sunmuştu.

Burada yaptığımız kahvaltı ve ara molanın ardından aracımıza binerek Aytepe’ye doğru yol aldık. Yol güzergâhımızda sol tarafımızda seyrettiğimiz Yuvacık Barajı’nın muazzam görüntüsü gerçekten görülmeye değerdi. Yuvacık’tan Aytepe’ye doğru çıkışımızda dağların bize sunduğu “hoş geldin” görüntüsü hâlâ gözlerimin önünde.

Araç yolculuğumuzu Aytepe’de bitirip, buradan sonra 2 kilometrelik bir toprak yol inişi yapacaktık. Rehberimizin burada yaptığı bilgilendirme konuşması sonucunda ortak bir karar aldık.

Bilinen klasik Menekşe Yaylası parkurunu yürüyecektik, ancak başlangıç noktasına geri döneceğimiz için parkurun başı ve sonu olan o 2 kilometrelik toprak yolu arabayla inip parkuru biraz daha kısaltmış olacaktık. Aynı zamanda bitiş noktasına olan çıkışı da parkurdan kaldırmış oluyorduk. Bu da hepimizin işine gelen bir seçim olmuştu. Çünkü ilk defa katılım sağlayan arkadaşlarımızın zorluk yaşamaması gerekiyordu ve bu seçim doğru bir karar olarak aramızda kabul gördü.

Aracımızla indiğimiz bu 2 kilometrelik yol güzergâhında, yaprakların yeşile döndüğü o muazzam görüntüyü izlemek paha biçilmez bir duyguydu. “Acaba araçla değil de yürüyerek mi inseydik bu yoldan?” diye mırıldanmalar da oldu aramızda.

Derken dere kenarında küçük bir işletmenin önünde durduk. Burası aynı zamanda bizim yürüyüşe başlayacağımız yerdi. Evet, meşhur “Veysel Dayı’nın Yeri”ndeyiz.

Meşhur dememdeki amaç, burası doğa yürüyüşçülerinin bu bölgeden geçişinde en çok uğradığı yerlerden biriymiş. Orman içi dere kenarında, tam kafa dinlemek için bir yer adeta. Buraya gelinir de odun ateşinde Türk kahvesi içilmez mi?

Küçük bir “Veysel Candan Mağarası” da var burada. Ona da girip gezdik, fotoğraflar çektik. Anılara bir yenisi daha eklendi.

Biz burada oturmaktan ve dereden akan suyun verdiği huzuru dinlemekten bir türlü kendimizi alamıyor olsak da, artık yürüyüşe başlamamız gerekiyordu. Rehberimiz bilgilendirme konuşması yaptıktan sonra, ilk başlayanlar için zor olduğunu düşündüğüm dik bir patika çıkışıyla yürüyüşümüze başladık.

Parkurumuzun ilk bölümü dik çıkışlardan oluşuyordu. Kısa kısa molalar vererek nabızlarımızı kontrol ediyor, aynı zamanda sarmaşık ağaçların arasında büyüleniyorduk. Zorlu olduğunu düşündüğümüz bu dik çıkışlar, bizi harika bir manzaraya kavuşturmuştu.

Ve Şahin Tepesi’ndeydik.

Hem soluklanmak hem de fotoğraf çekinmek için gerçekten harika bir yerdi. Bir yandan sularımızı yudumlarken dinlenme fırsatı buluyor, diğer yandan ise içinde bulunduğumuz anın tadını çıkarıyorduk. Zorlu çıkışın ardındaki bu güzel tepe gerçekten gidip görülmeye değer. Notlarınızın arasına Şahin Tepesi’ni almayı unutmayın derim.

Burada verilen molanın ardından, orman içi yollardan yürüyüşümüze devam ediyorduk. Kuş seslerinin akustiği arasında adımlarımızı atarken, sosyal medyadan ve şehir kalabalığından uzakta olmanın o muazzam hissini doya doya yaşıyorduk.

Doğada olmak gerçekten iyileştiriyor. Yetişmemiz gereken bir iş, acele etmemiz gereken bir durum yoktu. Doğanın tam kalbindeydik; hem de en derininde.

Toplamda gidiş-dönüş 13 kilometre olan parkurun, ilk etabındaki araçla indiğimiz yolu çıkardığımızda yürümemiz gereken toplam yol 9 kilometreye düşmüştü.

Menekşe Yaylası’na yaklaştığımızda bizi geniş bir düzlük karşıladı. Ağaçların arasında geniş bir alan… Kır papatyalarının kokusunu saçtığı bu yerin adı da “Papazın Çayırı”ymış.

Burası Menekşe Yaylası’nın 500 metre aşağısında bulunuyor. Tüm ekip ayakkabılarını çıkarmış, çıplak ayakla toprağa basıyor ve elektriğimizi atıyorduk. Aynı zamanda acıkmıştık. Yanımızda getirdiğimiz yemeklerimizi burada keyifle yedik.

Burada geçirdiğimiz sürenin ardından Menekşe Yaylası’na doğru çıktık. Henüz ilkbaharın yaza yeni döndüğü bir mevsim olduğu için köylüler yaylaya göç etmemişti.

Ama şanslıydık ki termoslarda bitmekte olan çaylarımıza, yaylada bulunan küçük bir işletme olan “Menekşe Cafe” yetişti. Burada da oldukça keyifli zamanlar geçirdik. Kendi içimizde yaptığımız yorumlarla, ne kadar güzel bir yerde olduğumuzu sürekli dile getiriyorduk.

Ve o hiç duymak istemediğimiz ses: “Hadi arkadaşlar, dönüş yolculuğumuz başlıyor!”

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, bu güzelim yaylanın ve o yaylaya çıkan yolların da bir sonu vardı.

Başladığımız yere geri dönmüştük. Aynı güzel görüntüler arasında yürüdüğümüz bu yol, zihnimizi oldukça dinlendirmişti. Doğada olmak, onu solumak gerçekten kendimizi iyi hissettirdi. Menekşe Yaylası’na giden tüm orman içi yollar, bize bütün güzelliklerini sunmuştu.

Sizlere tavsiyem şudur ki; hayat koşuşturmacaları arasında kendinize zaman zaman molalar verin. Şehir hayatındaki kaos ve gürültülerden fırsat buldukça uzaklaşın. Doğaya çıkın, kendinize yeni rotalar oluşturun ve kendinizi ödüllendirin.

Çünkü doğa gerçekten iyileştirir…

Comments (3)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir