
Bazı yolculuklar vardır, planlanır.
Bazılarıysa çağırır.
1 Mayıs sabahı saat 05.00…
Henüz şehir uykudayken biz çoktan yola çıkmıştık. Karavanı alıp yola koyulduğumuz o an, Sinan’la aynı duyguda buluştuğumuz nadir anlardan biriydi; Gitmemiz gereken yere gidiyoruz.
Son birkaç aydır bu üçlü; ben, Sinan ve Bekir doğada daha fazla vakit geçirmeye başlamıştık.
Sanki her yürüyüş, her kamp bizi biraz daha aynı hikâyenin içine çekiyordu.
Bu da o hikâyenin en yağmurlu, en gerçek bölümlerinden biri oldu.

Yağmur, Rüzgar ve Kararlılık
Gürgen Pınarı’na vardığımızda bizi karşılayan şey sessizlikti.
Ama bu sessizlik, yağmurun hiç durmadan konuştuğu, rüzgarın yönünü sürekli değiştirdiği bir sessizlikti.
Yağmur dinmedi.
Rüzgar sabit kalmadı.
Ama biz de geri dönmedik.
Herkesin evine kapandığı bir hafta sonuydu.
Biz ise o yağmurun içinde kalmayı seçtik.

Öğlen Gelen Hayat
Biz sabah erkenden yerimizi kurmuş, ateşimizi yakmıştık.
Ama kamp asıl öğlen 12’de canlandı.
Bekir, Hilal ve Ahmet Alp geldiler.
Ve işin gerçeği şu ki… alışverişi biz yapmamıştık.
Tüm hazırlığı onlara bırakmıştık.
Poşetler açıldı, malzemeler yayıldı…
Ben de hiç vakit kaybetmeden kahvaltıyı hazırladım.
Yağmurun ortasında kurulan o sofra,
belki de en sade ama en güzel kahvaltılardan biriydi.
Hilal ve Ahmet Alp bizimle yaklaşık 5 saat kaldılar.
Kısa bir süre…
Ama doğada zaman zaten saatle ölçülmez.
Sonra yolları vardı.
Vedalaşıp döndüler.
Biz kaldık.

Ateşin Etrafında Kurulan Dünya
Bu kampın gizli kahramanı Sinan’dı.
Balta ve testereyle adeta dışarıdaki yaşam alanımızı kurdu.
Soğuğu unutturan, bizi bir arada tutan o ateş… onun eseriydi.
Ateş denince akla gelen ilk isimdi artık.
Bekir mi?
Aramızdaki tek evli olarak, “bu işte iyidir” diyerek bulaşıkları ona emanet ettik.
O da hiç itiraz etmeden rolünü sahiplendi.
Ve bir denge kuruldu.

Güneşin Kısa Ziyareti
Cumartesi günü…
Hava bize 3-5 saatliğine cömert davrandı.
Yağmur sustu.
Güneş yüzünü gösterdi.
Biz de hiç düşünmeden kendimizi dışarı attık.
Üç sandalye, bir masa…
Ve tarif edilemez sohbetler.
Ateş başının en güzel yanı budur aslında;
Geçmişin hikâyeleriyle geleceğin planları aynı anda konuşulur.
Biz de hepsini konuştuk.
Anılar, hayaller, yarım kalmış cümleler…
Hepsi o anın içine karıştı.

Gecenin İçinden Gelen Misafir
Gece çöktüğünde kampın dili değişti.
Ve bir anda…
Karanlığın içinden iki göz belirdi.
Bir çakal.
Korkusuzca yaklaştı.
Meraklıydı.
Biz izledik, o izledi.
Bekir için bu an unutulmazdı.
İlk kampı… ve ilk yabani karşılaşması.
Ama doğanın gerçeği basit;
Orası bizim değil.
Biz misafiriz.
Ev sahibi onlar.
Sadece Biz ve Orman
Etrafımızda kimse yoktu.
Ne bir ses, ne bir ışık…
Sadece biz, ateş ve yağmur.
Ve o an anladık;
Bazen insan en çok, kimsenin olmadığı yerde kendine yaklaşır.

Ve Geriye Kalan
Yağmur dinmedi.
Rüzgar yönünü bulmadı.
Ama biz üç gün boyunca oradaydık.
Islandık.
Üşüdük.
Ama vazgeçmedik.
Çünkü mesele sadece kamp yapmak değildi.
Mesele aynı ateşin etrafında, aynı duyguda buluşabilmekti.
Dönüş yolunda içimizde tarif edilmesi zor bir his vardı.
Yorgunluk değil… eksilme hiç değil.
Aksine, çoğalmış gibiydik.
Son birkaç aydır kurulan bu üçlü,
artık sadece bir kamp ekibi değil…
Aynı hikâyeyi birlikte yazan insanlar gibi.
Ve biliyoruz ki; bu daha başlangıç.
Çünkü bazı dostluklar doğada kurulur,
ateşle pekişir,
yağmurla sınanır…
Ve sonra kolay kolay bitmez.


Bir yanıt yazın