
Doğa yürüyüşçülerinin bir sırrı vardır: Gerçek hikâye patikalarda değil, yürüyüşten önce köy kahvesinde başlar. Çünkü köy kahveleri, bizim için sadece çay içilen bir yer değil; şehir kaosundan kopup nefes aldığımız, ruhumuzun toprağa yeniden bağlandığı ilk duraktır.
Sabah daha yeni ağarırken köyün içine girdiğinizde, sizi bir sessizlik karşılar ama öyle sıradan bir sessizlik değil…
Horozların sabaha uyanan sesi, uzaktan gelen bir köpek havlaması, tandır dumanı kokusu, taş evlerin arasından dökülen serin bir esinti… Hepsi bir araya gelip sanki “Hoş geldin yolcu, bugün yürüyeceğin yollar sana iyi gelecek” diye fısıldar.

Köyün bir kokusu vardır ya hani…
Ne parfümde bulunur, ne şehirde…
Toprağın, odunun, sabah bereketinin kokusu.
İnsanın içini temizleyen, ruhunu hafifleten o kokuyu seviyorum. Daha kahvehaneye girmeden bile ciğerlerine dolan o hava, yürüyüş başlamadan bütün yorgunluğu alır.
Kapıyı açtığımız anda sıcak bir soba karşılar bizi.
Soba borusu tavana doğru yükselir, hafifçe çıtırdar; kahvenin ortasına yayılan odun sıcaklığı dışarıdaki soğuğu unutturur. Ahşap duvarlarda köyün eski fotoğrafları, zamanın izleri… Masalarda birbirine karışan çay buharları, ekibin neşesine eşlik eder.
Çaylar taze, sohbet samimi, yüzler sıcak…
Herkesin elinde minik bir sandviç, masaların üzerinde sıralı ince belli bardaklar… Biri çayını karıştırırken hafifçe gülümser, biri camdan dışarı bakıp “Bugün hangi patikada kaybolup bulunacağız?” diye içinden geçirir.
Şehirde asla bulamadığımız bir şey var burada:
Gerçeklik.
Samimiyet.
Ve doğanın insanı çağırdığı o kadim ses…
İşte bu yüzden köy kahveleri, yürüyüşçüler için bir duraktan çok daha fazlasıdır.
Burası; adımların niyetlendiği, yoldaşlığın filizlendiği, ruhun kendini yeniden hatırladığı yer. Günün tüm enerjisi burada toplanır, yürüyüş sadece bunun devamıdır.
Kim bilir…
Belki de en güzel kareler patikalarda değil, tam da bu masaların etrafında toplanan o sabah anılarında saklıdır.

Bir yanıt yazın